360_ 728x90.gif

Çirkinliğin Ressamı Goya | Yazan Zeynep Dikmen

Çirkinliğin Ressamı Goya | Yazan Zeynep Dikmen
Zeynep Dikmen 1.05.2020

Goya… Dışavurumculukla gerçeküstücülük arasında bir yerlerde durup köprüler kurarken ya da Monet, Renoir, Delacroix gibi sanatçılarda etkiler bırakırken yaptığı şey gerçek dünyayı terk etmek ve onun yerine hayaller dünyasını aramaktı. Bizim hayallerimiz renkli, güzelliklerle dolu olabilir fakat Goya, bizlerin aksine, çirkinliği her türlü düşüncenin gölgesinden çıkarıp gerçeklikle buluşturmayı tercih etti.

Zamanla onu sağırlığa götüren hastalığının, eşiyle kaybettikleri yirmiye yakın olduğu söylenen bebeklerinin ve onun sanatçı hassasiyetinin bir araya geldiği hayatına bir de ülkesinin işgali eklendi. Belki biyografik sebeplerle belki de tamamen kişisel tercihleriyle, karamsar olarak tanımlanan resimler üretti.


Aklın Uykusu Canavarları Doğurur, Kapriçyolar Serisi N0:43

1799’da, 80 gravürden oluşan Kapriçyolar Serisi ile, kendisini ve karamsarlığını dünyaya tanıttığında 53 yaşındaydı. Eğer bu zamana kadar gördükleri, ona çirkinliği merkeze alan eserlerini getirdiyse, daha göreceği ve üreteceği çok şey vardı…

Bu serinin içerisinde fantastik unsurlar da yer aldı. Sonuçta çirkinliğe hayat verirken yani soyutu somutlaştırırken fantezi dünyasından daha iyi bir yardımcı düşünülemezdi. “Aklın Uykusu Canavarları Doğurur” adlı eserinde uyuyan bir adamın arkasına saklanan, onu kuşatmayı bekleyen canavarlardan oluşan bir düş yarattı. Aslında canavar dediklerimizin hepsi bilinen hayvanlardı fakat Goya, onlara yüklediği anlamlarla, onları birer kötülük simgesi olarak sundu. Peki ne anlatmak istiyordu bize? Mantığın, düşüncenin çekildiği yerde ortaya çıkmaya can atan kaosu mu? Tıpkı gece karanlığında avlanmaya çıkan hayvanlar gibi… Belki evet belki de bambaşka bir şey… Yine de onun temsilinde insanı huzursuz eden ve güzelden uzaklaştıran bir şeyler olduğunu kimse inkar edemezdi.


Yanıyor Bunlar, Kapriçyolar Serisi No: 13


Muhbirler, Kapriçyolar Serisi No: 48

1814 senesine gelindiğinde, en bilinen eserlerinden birini yaptı: “3 Mayıs 1808”. İspanya’nın Napolyon tarafından işgali sırasında direniş gösteren halkın infazını anlattı bu büyük boyuttaki tablosunda. Birbirine yakın figürlerin yoğunluğuyla oluşan kompozisyon, izleyiciye o anın yoğunluğunu da gösterdi.

Goya, resme tek bir ışık kaynağı yerleştirmeyi tercih etti: fener. Bu, aslında, Fransız askerlerin kullanımı için oradaydı ama aydınlattığı yer sadece ve sadece halktı. Askerlerse karanlıkta kaldı, bize arkaları dönük olarak. Çünkü onların bir yüzü yoktu. Çünkü yüz demek kimlik demekti ve onların sahip oldukları tek kimlik askerlikti ve biz zaten bir-örnek kıyafetleriyle, soğuk metalden silahlarıyla onları anında tanıdık.


3 Mayıs 1808

Yüzleri yoktu çünkü yüz duygu içeriyordu. Halbuki duygu insani bir şeydi ama onların yaptıklarında insanlıktan eser yoktu. Yüzünü göremediğimizden korkarız, ona yabancı kalırız ama direnişçiler tüm aydınlıklarıyla oradaydı; tüm korkularıyla, öfkeleriyle yani tüm insani yönleriyle bize dönüklerdi, bizdenlerdi. Onlardan korkmadık ama onlarla korktuk. Arka planda şehir yerleştiren Goya, tüm hikayeyi buradaki karşıtlık içinde verdi: bizden olanla yabancı olan, aydınlık olanla karanlık olan, arkası dönük olanla yüzü dönük olan; yani iyi olanla kötü olan…

Kapriçyolar’la bize kötülüğün haberini verirken, “aklın uykuya dalması”nın, yani kötülüğün nelere sebep olduğunu gösterdi 3 Mayıs 1808’de. Bu dalgınlığın sonuçlarının ne gibi çirkinlikler yarattığını da gizlemedi. Direnişçileri kahramanlaştırmadan, idealize etmeden, güzelleştirmeden verdi. Çünkü infazın çirkinliğini gizleyebilecek bir şey bulması imkansızdı. Halk, ölüm karşısında soğukkanlılığını korumayı başaramayan gerçek insanlardı. Tam anlamıyla insan duygularıyla doluydular ki bu, belki de, tek güzelliği oluşturuyordu.

İzleyici olarak bizlerin dikkati ilk etapta beyaz gömlekli adamda toplandı. Ne zaman gözümüz ışığa yani beyazlı adama alıştı, sırada resmin detayına bakmak vardı. Fakat kalan yerlerde koyu tonun hakimiyeti bizi yeniden tek aydınlığa yöneltti.

Öyle bir aydınlık ki son insanın düşmesiyle sönecek, karanlık/kötülük/çirkinlik tek gerçeklik haline gelecek ve biz yine çirkinliğin ressamına hayran kalacağız. İlerleyen yıllardaki eserleriyle de olacağı gibi…


Çocuklarını Yiyen Satürn, 1819 -1923

Yazı: Zeynep Dikmen

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız